HTML'den yapay zekâya, internette duyduğun kavramları düz Türkçeyle öğren. Her konuyu oku, canlı örneğine dokun ve sonucu anında gör.
Baştan sona oku veya aşağıdan yalnızca merak ettiğin konuya geç.
“Bu ne?” modunu aç; canlı örnekte dokunduğun parçanın görevini öğren.
Bir web sayfasını binaya benzetirsek HTML, binanın iskeletidir. Sayfada ne olduğunu söyler: "Burada bir başlık var, altında bir yazı, yanında bir resim, en altta bir buton." Hepsi bu. Rengi, güzelliği söylemez (o CSS'in işi), tıklanınca ne olacağını da söylemez (o JavaScript'in işi). Sadece ne var, ne yok, onu söyler.
HTML'in yapı taşına element denir. Bir elementi yazmak için adını köşeli parantezlerin içine yazarsın; buna tag (etiket) denir. Çoğu element bir açılış ve bir kapanış tag'inden oluşur, ikisinin arasına da içerik girer. Elemente ekstra bilgi vermek istersen açılış tag'inin içine attribute (özellik) yazarsın. Kulağa karışık geliyor ama tek satırda hepsi görünüyor:
<button id="kaydet">Kaydet</button> <button> → açılış tag'i: "burada bir buton başlıyor" id="kaydet" → attribute: butona ekstra bilgi (adı "kaydet" olsun) Kaydet → içerik: butonun üzerinde yazacak yazı </button> → kapanış tag'i: "buton burada bitti" (baştaki / işaretine dikkat)
Bu dört parçanın toplamına, açılışı, özellikleri, içeriği ve kapanışıyla, element denir. Bir HTML sayfası, iç içe geçmiş yüzlerce elementten oluşur; tıpkı iç içe kutular gibi. Bu kitabın bundan sonraki her "İskelet" bölümü, işine en çok yarayacak element türlerini tek tek tanıtıyor.
İşte web'in en çok kullanılan ama en az anlaşılan elementi: div. Sırrı şu: div, görünmez bir kutudur. Kendisi hiçbir şey göstermez; tek görevi başka elementleri bir arada tutmaktır. Neden gerekli? Çünkü "şu üç şeyi yan yana koy", "bu kartı sağa yasla", "şurayı komple gizle" diyebilmek için o şeylerin tek bir pakette olması gerekir. O paket div'dir.
span ise div'in minicik kardeşi: koca bir kutu değil, cümlenin içindeki birkaç kelimeyi paketlemek için kullanılır, mesela tek bir kelimeyi kırmızı yapmak istediğinde. Ezberi kolay: div = koli, span = etiket bandı.
Aşağıdaki örnekte gerçekten iç içe kutular var ama görünmüyorlar, çünkü div böyle bir şey. Butona bas, kenarlarını boyayayım, o zaman gör:
<div> ← dış koli (mavi) <div>İçimde bir <span>span</span> saklı</div> ← iç kutu (pembe) + span (sarı) <div>Ben ikinci div'im</div> </div>
Bir sayfadaki yazıların da türleri vardır ve her türün kendi elementi var. h1'den h6'ya kadar olanlar başlıktır: h1 en büyüğü ve en önemlisidir, sayfanın ana başlığı. Rakam büyüdükçe başlık küçülür. Önemli bir kural: her sayfada tek bir h1 olmalı, çünkü Google sayfanın ne anlattığını önce h1'den anlar (SEO dediğimiz şeyin ilk taşı).
Normal yazılar p (paragraf) elementine girer. Bir yazının içinde bir kısmı kalınlaştırmak istersen strong kullanılır. Başka bir sayfaya götüren tıklanabilir yazılar ise a elementidir (İngilizce "anchor", çapa), nereye gideceğini href attribute'u söyler. Hepsi bir arada, canlı:
Bu bir p paragrafı. İçinde strong ile kalınlaştırılmış bir kısım ve a elementiyle yapılmış bir link var. Linke tıklarsan Bölüm 1'e gider, çünkü href öyle diyor.
<h1>Ana başlık</h1> <p>Yazı, <strong>kalın kısım</strong> ve <a href="https://garamsi.com">bir link</a>.</p>
Alt alta maddeler göstereceksen liste elementleri kullanılır ve mantığı çok basittir: listenin kendisi için bir kap, her madde için bir satır. Kap iki çeşit: ul maddelerin önüne nokta koyar (sırasız liste), ol ise 1, 2, 3 diye numaralar (sıralı liste). Her iki kabın içindeki her bir madde de li'dir (list item = liste elemanı).
<ul> <ol> <li>süt</li> <li>ürünü kazı</li> <li>domates</li> <li>fiyatı eşleştir</li> </ul> </ol>
Elindeki bilgi satır ve sütunlardan oluşuyorsa, fiyat listesi, puan cetveli, stok dökümü, tablo kullanılır. Adları İngilizce kısaltmalardan gelir ve bir kez çözünce bir daha unutmazsın: table tablonun kendisi. tr = table row, yani bir satır. td = table data, yani satırın içindeki bir hücre. th = table header, yani kalın görünen başlık hücresi.
Yani kurulum hep aynıdır: table'ın içine satır satır tr, her tr'nin içine hücre hücre td dizersin. "Tabloya satır ekle" demek = "yeni bir tr ekle" demek. Butonla dene, JavaScript gerçekten yeni bir tr ekleyecek:
| Ürün | Fiyat |
|---|---|
| Deri Cüzdan | $45 |
| Masa Matı | $89 |
<table> <tr> <th>Ürün</th> <th>Fiyat</th> </tr> ← başlık satırı <tr> <td>Cüzdan</td> <td>$45</td> </tr> ← veri satırı </table>
Kullanıcıdan bilgi almak istediğin her yer bir formdur: giriş ekranı, arama kutusu, sipariş sayfası. Parçaları şunlar ve her birinin görevi nettir:
form, parçaların hepsini saran kaptır, "bunlar birlikte gönderilecek" demektir. input tek satırlık giriş kutusudur ve type attribute'uyla kılıktan kılığa girer: type="text" yazı kutusu, type="number" sayı kutusu, type="checkbox" işaret kutusu, type="password" yıldızlı şifre kutusu, type="date" tarih seçici. textarea çok satırlı büyük yazı alanıdır (yorum, not). select açılır menüdür, seçenekleri option'dur. label kutunun yanındaki açıklama yazısıdır ve güzel bir huyu vardır: label'a tıklamak, bağlı olduğu kutuyu seçer, telefonda küçücük kutuyu tutturmaya çalışmaktan kurtarır. button da düğmedir; formun içindeyse formu gönderir.
Aşağıdaki form gerçekten çalışıyor, doldur, gönder. Ama dikkat: bilgiler hiçbir sunucuya gitmiyor, JavaScript yakalayıp sana geri gösteriyor:
<form> <label for="ad">Adın:</label> <input type="text" id="ad"> <select><option>Cüzdan</option></select> <textarea></textarea> <button type="submit">Gönder</button> </form>
Sayfaya görsel ve ses koymanın elementleri bunlar. En önemlisi img (image = resim). İki attribute'u ezbere bil: src (source = kaynak) resim dosyasının nerede olduğunu söyler, bir dosya adı ya da internet adresi olabilir. alt (alternative = yedek) ise resim yüklenemezse yerine gösterilecek yedek yazıdır; ayrıca görme engellilerin ekran okuyucusu bu yazıyı sesli okur ve Google resmin ne olduğunu buradan anlar. Yani alt hem nezaket hem SEO'dur.
Aşağıda ikisini de canlı görüyorsun: soldaki resmin src'si doğru, sağdakinin src'sini bilerek bozdum, bak, yerine alt yazısı çıktı:
src doğru → resim geldi
src bozuk → alt devrede
video ve audio da aynı mantık: src ile dosyayı gösterirsin. Tek fark, controls attribute'unu eklersen oynat/durdur düğmeleri gelir. Aşağıdakiler gerçek dosyalar, oynat:
video elementi (controls açık)
audio elementi, 1,5 saniyelik "bip"
<img src="logo.png" alt="Mağazanın logosu" width="96"> <video src="tanitim.mp4" controls></video> <audio src="zil.mp3" controls></audio>
CSS'e geçmeden önce şunu çözmemiz lazım: sayfada yüzlerce element varken, "şunu kırmızı yap" derken hangisini kastettiğimizi nasıl anlatacağız? Cevap: elementlere isim takarak. Bunun iki yolu var ve aralarındaki fark çok önemli:
id, bir elementin kimlik numarasıdır, TC kimlik gibi. Sayfada aynı id'den yalnızca bir tane olabilir. "id'si kaptan olan kutu" dediğinde tek bir kutudan bahsediyorsundur. class ise bir takım formasıdır, aynı formayı istediğin kadar elemente giydirebilirsin. "class'ı takim olan herkes" dediğinde, o formayı giyen kaç element varsa hepsinden bahsediyorsundur.
Aşağıda dört kutu var. Dördü de "takim" formasını giyiyor; ama üçüncüsünün ayrıca bir kimliği var: id="kaptan". Butonlarla farkı canlı gör:
HTML: <div class="takim" id="kaptan">...</div>
CSS'te seçerken: .takim { ... } ← baştaki NOKTA class demek
#kaptan { ... } ← baştaki KARE (#) id demek
JS'te seçerken: document.querySelectorAll('.takim') ← hepsi
document.getElementById('kaptan') ← tekHTML iskeletse, CSS her şeyin nasıl görüneceğidir: renkler, yazı tipleri, boşluklar, kenarlar, gölgeler, hizalamalar. CSS'in cümle yapısı hep aynıdır: önce kimi boyayacağını söylersin (az önce öğrendiğin class/id ile), sonra süslü parantez içinde özellik: değer çiftleri sıralarsın. Örneğin .kart { background: white; } demek, "kart formasını giyen herkesin arka planı beyaz olsun" demektir.
CSS'in gücünü görmenin en iyi yolu, aynı HTML'i farklı makyajlarla görmek. Aşağıdaki kart hep aynı kart, içeriği hiç değişmiyor. Sadece CSS değişiyor:
/* makyajsız, tarayıcının çıplak hali */
"Şık CSS"e basınca altta beliren üç özelliğin adını bil, yeter: border-radius köşeleri yuvarlatır, box-shadow gölge verir, gradient iki rengi birbirine akıtır. Modern görünümün dörtte üçü bu üçlüdür.
CSS'in bir süper gücü daha var: animation. JavaScript'e hiç bulaşmadan, sadece CSS ile elementleri hareket ettirebilirsin. Şu ikisi saf CSS animasyonu, kalp scale (büyüt-küçült) ile atıyor, top translateY (yukarı-aşağı taşı) ile zıplıyor:
@keyframes zipla { 50% { transform: translateY(-16px); } } /* yolun yarısında havada */
.top { animation: zipla 0.9s infinite; } /* 0,9 saniyede bir, sonsuza dek */
Bu sayfada gördüğün bütün hareketler de böyle: bölümlerin süzülerek belirmesi, diyagramlarda gezinen ışıklar… hepsi @keyframes + animation.
Aynı sayfa kocaman bilgisayar ekranında da, daracık telefon ekranında da düzgün görünmek zorunda. Buna responsive tasarım denir: ekran daralınca yan yana duran kutuların alt alta geçmesi, yazıların küçülmesi, menünün hamburger simgesine dönüşmesi… Sayfa, ekrana "cevap verir" (respond).
Bunu kendi gözünle görmenin en kolay yolu aşağıda. Kaydırıcı, sanki telefon ekranıymış gibi alanı daraltıyor, üç kartın kendini nasıl yeniden dizdiğine bak:
Perde arkasında iki CSS aracı çalışır: flexbox ("bu kutuları esnek diz, sığmazsa alta at") ve media query ("ekran 680 pikselden darsa şu kuralları uygula"). Adlarını bilmen yeter, gerisini kod yazan halleder. Bu okuduğun site de responsive: telefonda açarsan aynı içerik bambaşka dizilir.
İskelet (HTML) ve makyaj (CSS) tamam; ama sayfa hâlâ hareketsiz. Butona basınca bir şeyin OLMASI için JavaScript (kısaca JS) gerekir. JS, tarayıcının içinde çalışan gerçek bir programlama dilidir: tıklamayı duyar, hesap yapar, sayfayı anında değiştirir. Bu kitaptaki bütün canlı örnekler JS ile çalışıyor.
İki küçük ama gerçek örnek: sayaç, her basışında bir sayı artırıyor; saat ise her saniye kendini yeniliyor. İkisi de şu an senin telefonunda/bilgisayarında çalışıyor, sunucuda değil:
Canlı saat: --:--:--
let sayi = 0; // bir hafıza kutusu aç, 0 koy
function sayacArtir() { // "sayacArtir" adında bir komut tanımla
sayi = sayi + 1; // kutudaki sayıyı 1 artır
document.getElementById('sayac') // sayfada id'si "sayac" olan yeri bul
.textContent = sayi; // içine yeni sayıyı yaz
}
// butonun HTML'i: <button onclick="sayacArtir()">
// yani: "tıklanınca sayacArtir komutunu çalıştır"Şimdi işin mutfağından bir sır: senin yazdığın HTML aslında ölü bir metin dosyasıdır. Tarayıcı onu okuyunca kafasında canlı bir ağaç kurar, her element bir dal, iç içe elementler dalın dalları. İşte bu ağacın adı DOM (Document Object Model). JavaScript sayfayı değiştirirken aslında HTML dosyasına dokunmaz; bu canlı ağaca dal ekler, dal koparır, dalları boyar.
Aşağıda solda ağacın şeması, sağda o ağacın sayfadaki görünümü var. Butona bas: JS, DOM'a gerçekten yeni bir dal (li elementi) ekleyecek ve iki taraf birden değişecek:
Sepete ürün eklenince sayfanın yenilenmeden güncellenmesi, yazarken arama sonuçlarının belirmesi, hepsi JS'in DOM'u değiştirmesidir. Sağ üstteki 🔍 İncele modu da DOM ağacını okuyarak çalışıyor: tıkladığın dalın adına bakıp sana söylüyor.
Buradan itibaren konu görünüşten çıkıp veriye giriyor. İki programın birbirine bilgi yollaması gerektiğinde, senin Migros kazıyıcın fiyatları çekerken, n8n Telegram'a mesaj atarken, bilgiyi ortak bir zarfa koyarlar. O zarfın adı JSON. Kuralı tek cümle: her bilgi bir "anahtar": değer çiftidir. "ad" anahtarının değeri "Mustafa", "yas" anahtarının değeri 30… hepsi süslü parantez içinde.
En iyi öğrenme yolu: kendin yazıp zarfın oluşmasını izlemek. Aşağıya yaz, JSON sağda canlı kurulsun:
Renklere dikkat et, çünkü kurallar orada saklı: anahtarlar hep tırnaklı, "yazı değerleri" tırnaklı, sayılar tırnaksız, doğru/yanlış değerleri de çıplak true / false olarak yazılır. Bu dört kuralı bilirsen dünyadaki her JSON'u okuyabilirsin.
İki programın konuşabilmesi için bir kapı gerekir; o kapının adı API. Sen (daha doğrusu senin programın) kapıya bir istek (request) bırakırsın, karşı taraf bir yanıt (response) döndürür, yanıt da genellikle az önce öğrendiğin JSON zarfıdır. REST ise bu konuşmanın görgü kurallarıdır. En çok iki fiili duyacaksın: GET = "bana şunu ver" (okuma), POST = "al bunu kaydet" (yazma).
Lafta kolay; canlısı daha iyi. Aşağıdaki buton, bu sunucudaki gerçek bir dosyaya (api-demo.json) gerçek bir GET isteği atar. Yanıtın gelişini, durum kodunu ve süresini izle:
const cevap = await fetch('api-demo.json'); // GET isteği at, cevabı bekle
const veri = await cevap.json(); // JSON zarfını aç
// Artık veri.urunler bir liste, sayfaya işleyebilirsin.
// Migros kazıyıcın da aynen bunu yapıyor, adres farklı sadece:
// fetch('migros.com.tr/rest/search/...')API'de soran hep sensin. Peki karşı tarafta bir şey OLDUĞUNDA senin haberin nasıl olacak, her saniye sorup duracak mısın? Hayır. Bunun için webhook var: karşı tarafa kendi adresini bırakırsın, "bir şey olursa buraya haber at" dersin. Olay olduğunda O SANA istek atar. Kapıcıya her sabah "kargom geldi mi?" diye sormak API'dir; kapıcının kargo gelince seni araması webhook'tur.
Kalıcı veri, siparişler, fiyat geçmişi, üye listesi, bir veritabanında durur. Veritabanı dediğin şey aslında disiplinli tablolardan ibarettir: satırlar kayıtlar, sütunlar alanlar. SQLite, bu işin cep boyu hali: kurulum istemez, koca veritabanı tek bir dosyada yaşar (tracker'larındaki data.db dosyaları birer SQLite'tır). Büyük projelerde ise PostgreSQL, MySQL gibi ağabeyler kullanılır, mantık aynıdır.
Veritabanıyla konuşmanın dili de SQL'dir ve neredeyse İngilizce cümle gibidir. Dört kelimeyi bilirsen günlük işin görülür: SELECT = seç/getir, FROM = şu tablodan, WHERE = şu şarta uyanları, ORDER BY = şuna göre sırala. Butonlarla üç gerçek sorgu dene, tabloya etkisini gör:
SELECT * FROM meyveler;
Peki veri saklamak için illa sunucu ve veritabanı mı gerekir? Küçük şeyler için hayır. Her tarayıcının, her site için ayrılmış küçük bir cebi vardır: localStorage. Oraya koyduğun şey, sayfa kapansa da, bilgisayar yeniden başlasa da durur. Ama iki sınırı aklında tut: sadece o cihazda ve o tarayıcıda durur (telefonundan göremezsin) ve küçük veriler içindir.
Dene: bir not yaz, kaydet, sonra sayfayı yenile. Not yerinde olacak, sunucuya tek bayt gitmeden:
localStorage.setItem('notum', 'deri sipariş et'); // cebe koy
localStorage.getItem('notum'); // cepten oku
localStorage.removeItem('notum'); // cepten atArtık parçaları birleştirebiliriz. Bir web uygulamasının iki yakası vardır. Frontend = vitrin: kullanıcının tarayıcısında çalışan her şey, yani HTML + CSS + JavaScript üçlüsü. Backend = mutfak: sunucuda çalışan, veriyi saklayan, hesabı yapan, kimseye görünmeyen program, senin projelerinde bu rolü Flask oynuyor. İki yaka birbiriyle API üzerinden, JSON zarflarıyla konuşur:
Şimdi büyük sırrı söyleyeyim: bu okuduğun sitenin backend'i yok. Veri saklamıyor, hesap yapmıyor; bütün marifeti frontend'de. Sunucu sadece dosyaları postalıyor. "Sunucu gerektirmeyen site" diye sana anlattığım şeyin canlı kanıtındasın.
Her gün onlarca kez baktığın adres çubuğunun da bir anatomisi var ve parçalarının adını bilmek, hata ararken çok işine yarar. Gerçek bir adresi parçalayalım:
https://sebzemeyve.herthing.duckdns.org/urun?ad=domates#fiyat
Bir de sunucunun cevap notları vardır, durum kodları. Dört tanesini bil, yeter: 200 = tamam, geldi. 301 = adres değişmiş, seni yönlendirdim. 404 = öyle bir sayfa yok. 500 = sunucu içinde bir şey patladı. ("404 Not Found" esprilerinin kaynağı bu.)
Kodu yazdın; peki insanlar ona nasıl ulaşıyor? Yayına alma işine deploy denir. Şu an bu sayfayı okurken, isteğin şu yolculuğu yaptı, bu şema süs değil, senin sunucunun GERÇEK düzeni:
Üç terimi açalım: DNS, isimleri numaraya çeviren rehberdir, insanlar isim ezberler, bilgisayarlar IP numarası ister. Port, aynı sunucudaki programları ayıran kapı numarasıdır; bir binada çok daire olması gibi, senin sunucunda da her uygulama kendi portunda oturur. Reverse proxy ise binanın kapıcısıdır: dışarıdan gelen herkesi tek kapıdan karşılar, doğru daireye yönlendirir ve HTTPS kilidini o yönetir.
PWA (Progressive Web App), normal bir web sitesinin telefona uygulama gibi kurulabilen halidir. App Store yok, Google Play yok, onay bekleme yok, "uygulamayı indirin" diye yalvarma yok. Sitene üç parça eklersin; ziyaretçi isterse siteni ana ekranına kurar. Kurulunca kendi ikonuyla açılır, tarayıcı çubuğu görünmez, tam ekran çalışır, kullanıcı için normal bir uygulamadan farksızdır.
Bir PWA'yı PWA yapan üç parça:
Site şifreli bağlantıda olmalı (adres çubuğundaki kilit). Tarayıcı, güvensiz siteye kurulum izni vermez. Bu site HTTPS'te, şart tamam.
Uygulamanın kimlik kartı: adı ne, ikonu hangi dosya, açılış rengi ne, tam ekran mı açılsın. Tek küçük JSON dosyası.
Sayfa ile internet arasına yerleşen görevli: dosyaları cihaza önbellekler. İnternet gidince siteyi önbellekten açar, çevrimdışı çalışmanın sırrı budur.
Canlı durum, bu sayfanın PWA organları şu an ne halde:
Nasıl kurulur?
Kurduktan sonra asıl numarayı dene: telefonu uçak moduna al ve uygulamayı aç. Site yine açılacak, çünkü service worker her şeyi cihazına önbelleklemişti. İnternetsiz çalışan web sitesi; işte PWA'nın sihri bu.
Peki hangisini seçmeli? Üç yolun dürüst karşılaştırması:
| Mobil uyumlu site | PWA | Gerçek app (React Native) | |
|---|---|---|---|
| Kurulum | yok, tarayıcıdan | ana ekrana, mağazasız | App Store / Google Play |
| Çevrimdışı çalışma | ✗ | ✓ | ✓ |
| Bildirim gönderme | ✗ | ✓ (iPhone'da kısıtlı) | ✓ tam |
| Mağaza onayı/komisyonu | yok | yok | var (onay + %15-30) |
| Yapım maliyeti/emeği | en düşük | düşük (site + 3 parça) | yüksek (ayrı proje) |
| Ne zaman mantıklı? | çoğu iş için yeter | "app hissi" istenince | kamera/bluetooth gibi derin donanım gerekince |
Bu kitapta öğrendiğin her şey el emeğiyle yazılabilir; ama dünya, sık yapılan işler için hazır alet setleri üretmiş. Bunlara framework (çatı) ve kütüphane denir. Hepsi aynı üç temelin, HTML, CSS, JS, üstüne kuruludur. Prompt'ta adını doğru anarsan, LLM tam olarak ne istediğini anlar:
Python ile küçük web uygulaması yazmanın en pratik yolu. Tek dosyada site + API + veritabanı bağlantısı.
Sende: HCC Calculator ve tüm tracker'lar Flask.Flask'in API'ye odaklanmış modern kardeşi. Daha hızlı, dokümanı kendiliğinden oluşur.
Ne zaman: sayfa yok, sadece API yazılacaksa.Büyük ve karmaşık arayüzlerin en popüler JS kütüphanesi. Arayüzü yeniden kullanılabilir bileşenlere böler.
Dikkat: basit iş için ağırdır, önce basiti dene.React'in "her şey dahil" paketi: sayfa yönlendirme, SEO, sunucu tarafı, kutudan çıkar.
Yayınlanacak ciddi React sitesi = Next.js.Hazır mini CSS sınıflarıyla hızlı ve modern tasarım. LLM'lerle arası çok iyidir.
Prompt'a "Tailwind kullan" yaz, şık çıkar.Hazır bileşen seti (buton, menü, kart). Hızlıdır ama her Bootstrap sitesi birbirine benzer.
Eski usta; yeni işlerde Tailwind öne geçti.JS'i tarayıcı dışında (sunucuda) çalıştıran ortam + JS dünyasının paket mağazası.
Sende: n8n ve Telegram botun Node üstünde koşuyor.React'in iki rakibi: Vue öğrenmesi daha kolay, Svelte daha hafif ve hızlı.
LLM'ler React'te daha isabetli, varsayılan o olsun.Son bölüm, işin dedektiflik tarafı. Her tarayıcıda gizli bir mühendis paneli vardır: DevTools. Bilgisayarda F12'ye bas (ya da sayfaya sağ tıkla → "İncele"), açılır. İçinde üç sekme senin için altın değerinde: Elements DOM ağacını canlı gösterir, Network sayfanın attığı bütün API isteklerini listeler (kazıma işlerinde gizli API'leri burada buluyoruz), Console ise JS hatalarını gösterir. Bu kitaptaki 🔍 İncele modu, DevTools'un "element seç" okunun sana özel, Türkçe konuşan minik halidir.
CDP (Chrome DevTools Protocol) ise aynı panelin uzaktan kumandasıdır: bir program, tarayıcıya dışarıdan bağlanıp onu insan gibi kullanabilir, sayfa açar, tıklar, okur, ekran görüntüsü alır. Senin TripAdvisor kazıyıcın tam olarak böyle çalışıyor: Brave'e CDP kapısından (port 9223) bağlanıyor, otel puanlarını gerçek tarayıcının gözünden okuyor. DataDome gibi bot korumaları gerçek tarayıcı gördüğü için alarm çalmıyor.
İnsan → klavye + fare → Brave → tripadvisor.com Program → CDP (port 9223) → Brave → tripadvisor.com ← aynı tarayıcı, uzaktan kumandayla
Yazılım dünyasından bir katman aşağı inelim: bütün bu kodlar fiziksel bir makinede çalışıyor. Dört organını tanı, gerisi teferruat. CPU (işlemci) makinenin beynidir: her komutu sırayla o işler. İçindeki her çekirdek (core) ayrı bir işçidir, 4 çekirdek, aynı anda 4 iş demektir. RAM çalışma masasıdır: o an açık olan her şey (tarayıcı sekmeleri, çalışan programlar) masada durur; makine kapanınca masa boşalır. Disk (SSD) arşiv dolabıdır: dosyaların kalıcı evi, kapansa da silinmez. GPU (ekran kartı) ise bin işçilik atölyedir: tek tek zeki değil ama aynı anda binlerce küçük hesabı birden yapar. Oyunların ve yapay zekânın GPU istemesinin sebebi bu, Bölüm 29'da bağlantıyı göreceksin.
Kuru laf olmasın, JavaScript, üzerinde çalıştığı cihaza bazı şeyleri sorabiliyor. İşte ŞU AN bu sayfayı okuduğun cihazın kimliği:
Bu sayıları JS, navigator ve screen nesnelerinden okudu. (Tarayıcı, gizlilik için RAM'i yuvarlar ya da hiç söylemez, "gizli" görürsen sebebi bu.)
Bölüm 19'da alan adlarını görmüştün; şimdi perdenin arkası. İnternete bağlı her cihazın bir numarası vardır: telefonun, bilgisayarın, sunucun, hatta akıllı televizyonun. Bu numaraya IP adresi denir ve klasik hali nokta ile ayrılmış dört sayıdır: 129.213.155.31, bu, senin sunucunun gerçek IP'si. İnternette veri, ev adresine gelen kargo gibi IP'den IP'ye taşınır; alan adları ise sadece bu numaraların akılda kalır takma adlarıdır (çeviriyi DNS yapar, hatırla: Bölüm 20).
Bir de herkesin bildiği özel bir numara var: 127.0.0.1, takma adıyla localhost. Anlamı "bu cihazın kendisi"dir, kendi kendinin adresi. Bir uygulamayı yayına almadan önce localhost:8506 gibi adreslerde denememizin sebebi bu: dış dünyaya çıkmadan, cihazın içinde test.
Peki senin şu anki IP'n ne? Butona bas, sayfa, ipify adında ücretsiz bir API'ye soracak (bak, Bölüm 14'teki GET isteği gerçek hayatta yine karşımızda):
IP (bina adresi) + port (daire kapısı) ikilisini birleştirince tam adres çıkar: 129.213.155.31:8506 = "şu binadaki şu daire" = bu kitabın oturduğu yer.
Proxy, Türkçesiyle vekil: iki taraf arasına bilerek konan aracı. Hangi tarafın vekili olduğuna göre adı değişir ve ikisini ayırt etmek, sunucu işlerinin yarısını anlamak demektir.
Forward proxy = senin vekilin. Sen siteye doğrudan gitmezsin; isteğin önce vekile gider, siteye vekil ulaşır. Site seni değil vekili görür. VPN'in yaptığı iş özünde budur, "IP'mi gizle, beni Almanya'dan çıkıyormuş gibi göster."
Reverse proxy = sunucunun vekili, yani apartman kapıcısı. Dışarıdan gelen herkes tek kapıya (443 numaralı HTTPS kapısına) gelir; kapıcı hangi daireye (porta) gideceklerini söyler. Senin sunucundaki kapıcının adı NPM (Nginx Proxy Manager): hcc'ye gelen 8502'ye, sebzemeyveye gelen 8505'e, bu kitaba gelen 8506'ya, hepsini o dağıtır ve HTTPS kilidini de o yönetir. Işıkların akışını izle:
Sunucu dediğimiz şey aslında sıradan bir bilgisayardır; farkı, hiç kapanmaması ve başında kimsenin oturmamasıdır. Ekranı yoktur, faresi yoktur, her şey yazıyla, uzaktan yönetilir. Bu dünyanın altı demirbaş aletini tanırsan, sunucu muhabbetlerinin tamamını takip edebilirsin. Altısı da senin sunucunda şu an fiilen çalışıyor:
Sunucuların işletim sistemidir (Windows'un sunuculardaki rakibi). Ücretsiz, sağlam, dünyadaki sunucuların ezici çoğunluğu bununla döner.
Senin sunucun: Ubuntu (bir Linux türü).Fare yerine yazıyla komut verilen siyah ekran. "ls" yaz dosyaları listeler, "mv" yaz taşır. Korkutucu görünür, alfabesi 20 komuttur.
Claude Code da benimle bu terminalde çalışıyor.Uzaktaki makinenin terminaline şifreli bağlanma yolu. Evdeki bilgisayarından sunucunun içine ışınlanmak gibi.
Sunucuna telefonundan bile SSH ile girebilirsin.Uygulamayı bütün eşyasıyla taşınabilir bir konteynere koyar. "Bende çalışıyordu, sende niye çalışmıyor?" derdini bitirir: konteyner her yerde aynı çalışır.
n8n'in, NPM'in ve webtop Brave'in Docker konteynerlerinde.Uygulamaları ayakta tutan bekçi. Sunucu açılınca uygulamayı başlatır, çökerse yeniden diriltir. "7/24 çalışsın" işinin sırrı budur.
Tracker'ların ve bu kitabın hepsi birer systemd servisi.Zamanlanmış görev saati: "her sabah 10:00'da şu komutu çalıştır." Kurarsın, unutursun, o hiç unutmaz.
Sebzemeyve fiyatları her sabah 10:00'da cron'la çekiliyor.Git, kod için bir zaman makinesidir. Çalışmanın her anlamlı noktasında bir kayıt alırsın, buna commit denir. Her commit, projenin o anki fotoğrafıdır; bir şey bozulursa herhangi bir eski fotoğrafa geri dönebilirsin. "Belge-son-SON-yeni2.docx" karmaşasının mühendisçe çözülmüş hali.
GitHub ise bu kayıtların buluttaki evidir: commit'lerini oraya push edersin (itersin), başka makineden pull edersin (çekersin). Bulut yedeği + başkalarıyla ortak çalışma + dünyaya vitrin, üçü bir arada. Projenin GitHub'daki klasörüne de repo (repository = depo) denir:
Ve geldik benim mahalleme. ChatGPT, Claude, DeepSeek… bunların hepsinin motoru bir LLM'dir: Large Language Model, yani büyük dil modeli. Peki bu şey ne yapıyor? Özü, tek cümle: "buraya kadarki metne bakıp, sıradaki parçayı tahmin et." Hepsi bu. Ama bu tahmin, internetin neredeyse tamamı okunarak öğrenildiği için, tahminleri şaşırtıcı derecede isabetli, plan kurar, kod yazar, seninle dertleşir.
Model, bu tahmin makinesinin kendisidir: milyarlarca sayısal ayar düğmesinden oluşan dev bir matematik yumağı. O düğmelere parametre denir. Modelin hayatında iki dönem vardır: eğitim (okuma dönemi, aylar sürer, binlerce GPU çalışır, işte Bölüm 24'teki bağlantı) ve inference (kullanım dönemi, senin soru sorduğun her an).
Şu meşhur "harf harf yazma" olayı da buradan geliyor: model cevabı parça parça tahmin ettiği için, cevap sana da parça parça akıtılır. Adı streaming. Butona bas, aynısını canlı yaşa:
Az önce hep "parça" dedim, kelime demedim. Çünkü model, metni ne harf harf ne kelime kelime okur; kendi lokma boyutunda parçalara böler. O lokmanın adı token'dır. Kabaca: kısa ve sık kullanılan kelimeler tek token olur, uzun kelimeler birkaç token'a bölünür. İngilizcede 1 token ≈ 4 harf; Türkçe ekli bir dil olduğu için biraz daha çok token yakar.
Token'ı bilmek neden para eder? Çünkü yapay zekâ dünyasında her şey token'la ölçülür: API'lerin fiyatı "1 milyon token = şu kadar dolar"dır, modellerin hafıza sınırı token cinsindendir (bir sonraki bölüm), hız "saniyede token" ile ölçülür. Aşağıya bir şey yaz, modelin senin cümleni nasıl lokmalara böldüğünü izle:
≈ 0 token. (Bu gösterim eğitim amaçlı bir taklit, gerçek bölme modelden modele değişir ama mantık birebir bu.)
İsim karışıklığı uyarısı: birazdan Bölüm 32'de bambaşka anlamda bir "token" göreceksin (güvenlik bileti). İkisinin birbiriyle HİÇ ilgisi yok, bilişimciler isim bulmakta tembeldir.
Prompt, modele verdiğin talimatın tamamıdır, bu kitabın da varlık sebebi: iyi prompt, iyi sonuç. Ama senin yazdığın mesaj, modelin gördüğünün sadece bir parçasıdır. Perde arkasında modele ayrıca bir system prompt verilir ("sen yardımsever bir asistansın, şu kurallara uy…"), sohbetin tüm geçmişi eklenir, varsa yüklediğin dosyalar eklenir. Hepsinin toplamı, modelin çalışma masasına serilir.
O masanın bir boyu vardır: context window (bağlam penceresi), token cinsinden ölçülür. Her şey masaya sığmak zorundadır, sığmazsa en eskiler masadan düşer. Uzun sohbetlerde modelin başta konuşulanları "unutması" bundandır: hafızası silinmedi, masadan düştü:
Modelin çalışma masası (context window) şu an böyle dolu olabilir:
Masa dolmaya yaklaştıkça model özetlemeye, atlamaya başlar. "Uzun sohbette saçmalamaya başladı" şikâyetinin teknik adı budur.
İyi prompt'un formülünü artık bu kitabın diliyle söyleyebilirsin: ne + teknoloji + görünüm + veri + nerede çalışacak. "Bana site yap" değil; "Flask + SQLite ile, mobil uyumlu, 8507 portunda çalışacak bir stok takip sayfası yap", aradaki fark, bu kitaptaki 33 bölümün ta kendisi.
Bölüm 14'te API kapısını görmüştün. Ama o kapılar herkese açık değildir, kapıdan içeri girerken kimliğini göstermen gerekir. Üç kimlik yöntemi, bir de yepyeni bir kapı standardı öğreneceksin; bu dörtlü, "bağlanma" muhabbetlerinin tamamını kapsar.
Programlar için üretilmiş çok uzun bir şifre: sk-a7f3… gibi. Her istekle birlikte gönderilir; sunucu ona bakıp "tamam, bu Mustafa'nın programı" der ve faturayı ona yazar.
DeepSeek key'in her gece AI özetinin faturasını senin bakiyene yazdırıyor.Şifreyle giriş yapınca sunucunun eline tutuşturduğu geçici bilet. Süresi dolunca çöp olur, çalınsa bile hasar sınırlı kalır. Bölüm 30'daki LLM token'ıyla SADECE adı ortak.
Bankanın "oturumunuz sona erdi" demesi = biletin süresi doldu."Google ile giriş yap" düğmesinin arkasındaki sistem. Şifreni siteye VERMEDEN, Google'a "şu siteye şu kadar yetki ver" dersin. Şifre tek yerde kalır, yetki sınırlı verilir.
Shopify ve Gmail bağlantıların OAuth ile kuruldu.Model Context Protocol: yapay zekânın alet çantası standardı. LLM'in bir araca (mağazana, takvimine, veritabanına) bağlanması için ortak fiş, "yapay zekânın USB-C'si" deniyor.
Ben Shopify mağazana ve n8n'ine MCP fişiyle bağlanıyorum.MCP'yi bir de şemayla gör, solda model (ben), ortada fişler, sağda senin gerçek aletlerin:
Altın güvenlik kuralı: API key'ler backend'de saklanır, ASLA frontend'e yazılmaz, Bölüm 18'i hatırla: frontend'e koyduğun her şeyi herkes görebilir ("sayfa kaynağını görüntüle" yeter).
Kapanışı, yapay zekâ haberlerinde ve sohbetlerinde en sık geçen sekiz terimle yapalım. Her biri tek nefeste:
Sadece cevap yazan değil, ARAÇ KULLANAN yapay zekâ: dosya açar, komut çalıştırır, siteye bakar, sonuca kadar kendi kendine adım atar.
Şu an seninle konuşan şey bir agent, bu siteyi öyle kurdum.Modelin, bilmediği şeyi bilir gibi UYDURMASI. Kötü niyet değil, tahmin makinesinin doğası: en olası görüneni söyler, doğruluğunu bilmez.
Panzehiri: "emin değilsen emin değilim de" + kaynak istemek.Cevaptan önce modelin senin belgelerinde arama yapıp bulduklarını masaya koyması. Ezberden değil, senin verinden konuşur, halüsinasyonu azaltır.
"PDF'lerime göre cevapla" diyen her sistem RAG'dir.Metni anlamını koruyarak sayı dizisine çevirme. Sayıya çevrilince "anlamca yakın mı?" hesaplanabilir olur, RAG'in arama motoru budur.
"Benzer ürünleri bul" özelliklerinin arkasında da bu var.Hazır bir modeli kendi örneklerinle bir tur daha eğitip uzmanlaştırmak. Genel doktoru alıp kendi hastanende staj yaptırmak gibi.
Çoğu iş için gereksiz, önce iyi prompt + RAG dene.Eğitimi bitmiş modelin ÇALIŞTIRILMASI, yani senin her soru sorduğun an. API faturası ve GPU kirası hep inference'a ödenir.
"Inference ucuzladı" haberi = "AI kullanmak ucuzladı" demek.Modelin cesaret ayarı: düşükse hep en güvenli tahmini seçer (tutarlı ama sıkıcı), yüksekse riskli tahminlere de şans verir (yaratıcı ama savruk).
Kod için düşük, beyin fırtınası için yüksek iyidir.Ağırlıkları (parametreleri) herkese açık model: indirir, kendi makinende çalıştırırsın. Kapalı modelin (Claude, GPT) tersine, veri dışarı çıkmaz.
DeepSeek açık ağırlıklı, ucuzluğunun bir sebebi bu.